Yargıtay Hukuk Genel Kurulu
2020/658 Esas
2022/1316 Karar
19/10/2022
“Dava konusu davalıya ait marka başvurusu “…” şeklindeki isim tamlamasından ibaret olup anılan ibare büyük harflerle yana yatık şekilde, beyaz zemin üzerine siyah renk harfler ile yazılmıştır. Anılan ibarenin üst ve alt kısmında birbirine paralel iki siyah çizgi ile baş ve sonundaki noktalardan oluşturulan şekil bulunmaktadır. Davacıların markaları ise çoğunluk yeşil ve bazılarında siyah renkle özellikle ortadaki “n” harfine belirgin bir karakter verilerek düz yazı ile yazılmış “…” sözcüğünden ibaret olup, bazı markalarda “…” sözcüğünün yanı sıra geri planda algılanacak yeşil, kırmızı ve mavi renkte ufak şekil unsurları yer almaktadır. Bu itibarla davacıların markaları ile davalı başvurusu görsel olarak karşılaştırıldığında ve ortalama tüketici nezdinde bıraktıkları genel izlenim dikkate alındığında, görsel açıdan benzer olmadıkları aşikârdır. Bunun yanında davalı başvurusunun sözcük unsuru olan “…” ibaresi ile davacılara ait “…” ibareleri arasında “…” unsurunun ortak olmasından kaynaklanan nispi bir benzerlik söz konusu ise de; “…” ibaresinin bütünsel olarak kulakta bıraktığı etkinin “…” sözcüğünün bıraktığı etkiden farklı olduğundan markaların işitsel açıdan da benzer olmadığı görülmektedir.
Öte yandan “…” sözcüğünün “yerden kaynayarak çıkan su, kaynak” anlamına geldiği, davalı başvurusunun ise “…” ve “pınarı” sözcüklerinin bir araya getirilmesinden oluşan bir isim tamlaması olduğu ve “çerezlerin ortaya çıktığı yer” yahut “çerezin bol olduğu yer” anlamını taşıdığı, bu hâliyle davacıların markaları ile davalı başvurusu arasında anlamsal açıdan dahi uzak bir benzerlik bulunduğu anlaşılmaktadır. Yukarıda belirtildiği üzere işaretlerin benzerliğinde ve karıştırılma ihtimalinde dikkate alınacak önemli bir unsur da, önceki markanın ayırt edicilik düzeyidir. Bu açıdan bakıldığında davacıların markalarının asıl unsuru olan “…” ibaresi özellikle tescil kapsamındaki “su ve kaynak suları” emtialarını doğrudan tanımlayan, …, yenilenme, tazelik ve temizliğe güçlü bir gönderme içeren bir ifadedir. Dolayısıyla yapısı ya da doğası gereği yüksek bir ayırt ediciliğe sahip bulunmadığı, türetilmiş, özgün bir sözcük olmadığı, çekişmeli malların ortalama tüketicileri yönünden ayırt edicilik seviyesinin düşük bulunduğu kabul edilmelidir. Bununla birlikte davalı başvurusu ile davacıların markaları düşük seviyede ayırt ediciliği olan “…” sözcüğünü paylaştıklarından, karıştırılma ihtimali değerlendirmesinde örtüşmeyen bileşenlerin veya yapılan ilavelerin markaların genel izlenimi üzerindeki etkisine odaklanılması gerektiği, davalı başvurusunda yer alan ilavelerin bir bütün olarak başvuruyu davacıların markalarından farklılaştırmaya yeterli olduğu, bu nedenle işaretlerin benzer olmadığı ve karıştırılma ihtimalinin de bulunmadığı açıktır.
Hemen belirtilmesi gerekir ki davacıların “…” ibareli markasının özellikle “et ve süt ürünleri ve türevleri” emtiası için kullanım sonucu belirli bir ayırt edicilik ve tanınmışlık kazandığı, ancak bu tanınmışlığın 556 sayılı KHK’nin 8/1-b maddesi kapsamında karıştırılma ihtimaline yol açmayacağı ortadadır. Bununla birlikte davalı başvurusu ile davacıların markaları benzer olmadığından davalı başvurusunun, 556 sayılı KHK’nin 8/4. maddesi kapsamında da değerlendirilmesi mümkün değildir. Üstelik işaretlerin ortak unsuru olan “…” sözcüğünün davalı başvurusunda davacıların markalarını çağrıştırması veya davacıların markalarıyla arasında idari, ticarî, ekonomik bir bağlantı kurulması dâhi söz konusu olamaz. Bu itibarla davalı başvurusu ile davacıların markaları arasında ortalama tüketici nezdinde bütün itibariyle bıraktıkları genel izlenim esas alındığında karıştırılma ihtimalinin bulunmadığı kabul edilmelidir. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; markaların benzer olduğu, markalar arasında 556 sayılı KHK’nın 8/1-b maddesi anlamında karıştırılma ihtimalinin bulunduğu, davalı gerçek kişiye ait markanın davacı markalarından yeterli düzeyde farklılaşmadığı, bu nedenle direnme kararının Özel Daire kararında belirtilen gerekçeyle bozulması gerektiği yönünde görüş ileri sürülmüş ise de bu görüş, yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. Hâl böyle olunca; mahkemece yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesinde bir isabetsizlik görülmediğinden usul ve yasaya uygun direnme kararının onanması gerekmiştir.”

