Yargıtay Hukuk Genel Kurulu
2020/598 Esas
2022/1307 Karar
18/10/2022
“Somut olay değerlendirildiğinde; 1184 ada 59 ve 60 parsel sayılı taşınmazların dava dışı üçüncü kişinin temlikiyle 23.09.1986 tarihinde satış suretiyle davalı adına tescil edildiği, 14.10.2011 tarihinde de tevhit edilerek 1184 ada 68 sayılı parselin oluşturulduğu, 68 parsel sayılı taşınmazda 06.01.2016 tarihinde kat irtifakı tesis edildiği ve 12.02.2016 tarihinde de kat mülkiyetine çevrildiği, 1-3-5 ve 7 nolu bağımsız bölümlerin davalı adına kayıtlı olduğu, diğer bağımsız bölümlerin ise dava dışı şirkete ait oldukları görülmektedir. Davacı; taşınmazın kendisi, davalı ve dava dışı kardeşleri … tarafından bedeli ödenmek suretiyle 1/3’er paylarla satın alındığını, ancak geleneksel aile yapısına sahip olmaları, davalının ailenin büyüğü olması ve aradaki güven ilişkisi nedeniyle taşınmazın davalı adına tescil edildiğini, ayrıca kendisinin daha sonra dava dışı kardeşi …’ın ortak olduğunu belirttiği payı da haricen satın aldığını ileri sürerek, taşınmazın 2/3 payının iptali ile adına tescili isteğiyle eldeki davayı açmış, inançlı işlem niteliğindeki bu iddianın ispatı için de banka dekontlarına dayanmıştır.
Hemen belirtilmelidir ki, davacının davalı ile aralarında inanç sözleşmesi bulunduğuna ilişkin iddiasının yazılı delille ispat edilemediği hususunda bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Uyuşmazlık, banka dekontlarının delil başlangıcı niteliğinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. 27.03.2001 tarihinde davalının Almanya’daki … Bankası kanalıyla davacıya 50.000Mark gönderdiği, davacının ise bu parayı iade ettiği, buna ilişkin dekontların her iki tarafça tercüme ettirildiği, davalı tarafından tercüme dekontta “kişiye özel kredi”, davacı tarafından ibraz edilen tercüme dekontta ise “kişiye özel hisse” yazıldığı anlaşılmaktadır.
Önemle vurgulamak gerekir ki, davalının dava konusu taşınmazın edinildiği tarih 23.09.1986, davacı tarafından yazılı delil başlangıcı ve taşınmaz payı karşılığı olduğu ileri sürülen dekont ise 27.03.2001 tarihlidir. Eldeki dava 11.04.2013 tarihinde açılmıştır. 27.03.2001 tarihli dekontun satış tarihi itibariyle davacı tarafından dava konusu taşınmazın satış bedelinin davalıya gönderildiğine ilişkin olmadığı tartışmasızdır. Anılan dekontun dava konusu taşınmazın satın alımında kullanılan paranın iadesi, yani davacının adına olması gereken hisse bedeli olarak düzenlendiği ileri sürülmüş ise de, bu hususu doğrulayan bir açıklama da içermemektedir. Taraflar kardeş olup, aralarında para alışverişinin olması hayatın olağan akışına uygundur. Davacının dayandığı dekonttaki gerek kredi, gerekse hisse olarak tercümesi yapılan açıklamanın dava konusu taşınmazla bağlantı sağlamadığı ve inanç sözleşmesini ispata elverişli olmadığı açıktır. Başka bir ifadeyle, davacının dayandığı dekontun, dava konusu taşınmazın satın alınmasında davacının dava konusu taşınmazda paydaş olması gerekirken davalının adına sicil oluşturulduğunu kanıtlamaya yarar nitelikte delil başlangıcı olarak kabul edilmesi mümkün olmadığı gibi davacı taraf delilleri arasında açıkça yemin deliline de dayanmamıştır. Hâl böyle olunca, mahkemece az yukarıda belirtilen maddi ve hukukî olgular gözetilerek davanın kesin delil ile kanıtlanamamış olmasından dolayı reddine karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmadığından, usul ve yasaya uygun direnme kararının onanması gerekir.”

