Yargıtay Hukuk Genel Kurulu
2020/149 Esas
2022/662 Karar
17/05/2022
“Somut olay değerlendirildiğinde; davalı şirket tarafından 24.05.2012 tarihinde “…” ibaresinin marka olarak tescili istemiyle Türk Patent ve Marka Kurumu’na başvuruda bulunulduğu, tescil kapsamında 07, 09, 16 ve 35. sınıftaki mal ve hizmetlerin yer aldığı, başvurunun ilan edilmesi üzerine davacı tarafından “…” ibareli markası dayanak gösterilerek benzerlik, kötü niyet ve tanınmışlık hususlarına dayalı olarak itirazda bulunulduğu, itirazın Markalar Dairesince reddi üzerine yeniden inceleme isteminin de YİDK tarafından reddedildiği ve başvurunun 07.01.2015 tarihinde tescil edildiği anlaşılmaktadır.
Dosya kapsamından davalı başvurusunda yer alan 07, 09, 16 ve 35. sınıftaki mal ve hizmetlerin davacı markalarının mal ve hizmetleri ile aynı ya da benzer olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan davalı şirket başvurusunun “…” ibaresinden oluştuğu, ilk iki harf ile son harfin kırmızı renkte, diğer harflerin ise lacivert renginde büyük harfle yazıldığı, son harf olan “L” harfinin “…” ibaresinin üzerine uzatıldığı, böylece bu yazılış biçiminin “İ” harfini anımsattığı görülmektedir. Davacının “…” ibareli markaları ise beyaz zemine siyah renkte büyük ya da küçük harf karakteriyle yazılan ya da kırmızı zemine beyaz harf renkte büyük ya da küçük harf karakteriyle yazılan ibarelerden oluşmaktadır. Bununla birlikte davalı şirket adına tescilli 16 ve 35. sınıf mal ve hizmetleri içeren “…” ibareli markası bulunmaktadır. Bu marka da dava konusu başvuru gibi aynı biçimde olup ilk iki harfi kırmızı renkte, diğer harfleri ise lacivert renktedir. Davacının “…” ibareli markaları ile davalı şirkete ait “…” ibareli markanın tescilli olduğu sınıflar yönünden 556 sayılı KHK’nin 8/1-b maddesi anlamında benzemediği hususu Ankara 4. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin 18.02.2015 tarihli ve 2014/283 E., 2015/6 K. sayılı kesinleşen kararı ile sabit olmuştur. Dolayısıyla davalı şirketin “…” ibaresi üzerinde tescilli olduğu sınıflar yönünden müktesep hakkı bulunmaktadır.
Hemen belirtilmelidir ki, farklı kişiler adına sicile tescilli mükerrer markaların varlığı hâlinde, mükerrer marka sahiplerinden birisinin yaptığı ve tescilli markasının serisi niteliğindeki yeni bir başvurunun müktesep hak ilkesinden yararlanarak tescil edilebilmesi için; daha önceki markanın tescil ve kullanımıyla ilgili olarak mükerrer marka sahipleri arasında bir uyuşmazlık çıkartılmamış olması ve önceki markasının asli unsuru muhafaza edilerek marka sahibi ile bağlantısı ve tüketici nezdinde bıraktığı izlenim korunmak suretiyle seri marka yaratmak amacı taşıması, öte yandan da diğer işletme adına tescilli mükerrer markaya yakınlaştırma, benzeştirme vb. şekillerde karıştırılma tehlikesini yol açılmaması ve bu yolla haksız yararlanma sonucunu doğurmaması gereklidir. Davalı adına tescilli önceki marka “…” ibaresinden, işbu davaya konu başvuru ise görsel olarak sonraki “L” harfi “İ” olarak da okunabilecek tarzda konumlandırılan “…” ibaresinden oluşmaktadır. Ayrıca davalı adına önceden tescilli marka ile bu davaya konu başvurunun tescil kapsamındaki mal ve hizmetler de aynı değildir. Dava konusu başvuru, davalının önceki tescilli markasındaki asli unsurları taşımasına rağmen, anılan unsurlara ek olarak gerçekleştirilen harf ekleme ve harflerin tertip tarzı itibariyle davacının tescilli markası ile ortalama tüketici nezdinde karıştırılma tehlikesi oluşturmaktadır. Zira davalının asli unsuru muhafaza ederek seri marka oluşturma veya markasını gençleştirme hakkı var ise de bu durumun başkası adına tescilli markaya yakınlaşma, benzetme gibi tehlikelere yol açmaması gerekir.
Bu durumda, mahkemece, yukarıda belirtilen hususlar ve her bir markanın kendi başvuru koşullarına göre ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiği gözetilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken koşulları ve kapsamları farklı olan başka bir dosyaya sunulan bilirkişi raporuna da atıf yapmak suretiyle karar verilmesi doğru olmamıştır. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; bozmaya konu mahkeme kararında başka bir dosyada alınan bilirkişi raporundan söz edilmiş ise de verilen kararın açıkça bu rapora dayalı olmadığı, mahkemece ayrıntılı olarak iltibas ve tanınmışlık hususlarında değerlendirmede bulunulduğu, bu durumda bozmaya konu karar başka bir dosyada alınan bilirkişi raporuna dayalı olmadığından bu yönüyle önceki kararda direnilmesinin dosya kapsamına uygun olduğu, dolayısıyla anılan bilirkişi raporu dışındaki delillere göre işin esasının incelenebilmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de; bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uymak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.”

