Yargıtay Hukuk Genel Kurulu
2023/605 Esas
2024/356 Karar
03/07/2024
“Üçüncü kişi vekil ile çıkar ve iş birliği içerisinde ise veya kötüniyetli olup vekilin vekâlet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa, vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, 4721 sayılı Kanun’un 2 nci maddesindeki dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu Kanun maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hâkim tarafından resen göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötüniyeti teşvik etmek, en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötüniyet korunmamış daima mahkûm edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler de bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.12.2011 tarihli ve 2011/14-609 Esas, 2011/744 Karar sayılı kararı).
Vekâlet görevi kötüye kullanılmış ve vekille sözleşme yapan kişi vekil ile el ve iş birliği içerisinde ise veya en azından vekâlet görevinin kötüye kullanıldığını biliyor yahut bilmesi gerekiyorsa vekil eden, sözleşmenin feshini, bu bağlamda sözleşmeye göre tapuda intikal yapılmışsa tapunun iptalini her zaman isteyebilir.
Diğer taraftan hâkim, taraflar arasında uyuşmazlık konusu olan vakıaların gerçekleşip gerçekleşmediğini kural olarak kendiliğinden araştıramaz. Bir olayın gerçekleşip gerçekleşmediğini taraflar ispat etmelidir. Bir davada ispat yükünün hangi tarafa ait olacağı konusu 4721 sayılı Kanun’un “İspat yükü” başlıklı 6 ncı maddesinde “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür” şeklinde düzenlenmiştir. 6100 sayılı Kanun’un 190 ıncı maddesine göre de “İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir. Kanuni bir karineye dayanan taraf, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altındadır. Kanunda öngörülen istisnalar dışında, karşı taraf, kanuni karinenin aksini ispat edebilir”. Açıklanan bu genel hükümler uyarınca vekâlet görevinin kötüye kullanıldığını ispat yükünün bu iddiayı ileri süren davacı tarafa ait olacağı açıktır.
Somut olayda; davacının 27.08.2007 tarihli Antalya 7. Noterliğinde düzenlenen 24777 yevmiye numaralı vekâletname ile Antalya İli Kepez İlçesi Muratpaşa Mahallesi 3446 ada 22 ve 23 parselde kayıtlı bulunan taşınmazların satışı için davalı … Aras’ı vekil tayin ettiği, dava konusu taşınmazların vekil tarafından 12.09.2007 tarihinde toplam 200.000,00 TL bedel ile davalı şirkete satıldığı, ödemenin ise 25.000,00 TL’sinin 07.09.2007 tarihinde nakit olarak, 3.500,00 TL’sinin 13.09.2007 tarihinde nakit olarak ve geri kalanının 13.09.2007 tarihinde çek verilerek yapıldığı anlaşılmaktadır.
Dosya kapsamından; 07.09.2007 tarihli 25.000,00 TL nakit ödemenin, tediye makbuzu davalı vekil … adına düzenlenmiş ise de davalı …’a yapıldığı, yine 13.09.2007 tarihli 3.500,00 TL nakit ödemenin tediye makbuzu davalı vekil … adına düzenlenmiş ise de davalı …’a yapıldığı, aynı şekilde geri kalan ödemenin davalı vekil …’ın lehtar olduğu çekler ile yapıldığı, ancak 13.09.2007 tarihli tediye makbuzlarında bu çeklerin lehtara değil davalı …’a teslim edildiği görülmektedir.
İlk Derece Mahkemesi tarafından yapılan keşif sonucu düzenlenen 30.09.2014 tarihli bilirkişi raporunda her iki taşınmazın toplam değerinin satış tarihinde 279.282,80 TL, dava tarihinde 409.442,70 TL olduğunun tespit edilmiştir. Ayrıca ceza dosyası kapsamında aldırılan Adli Tıp Kurumu Dördüncü Adli Tıp İhtisas Kurulu tarafından düzenlenen 09.08.2010 tarihli raporla, davacının 27.08.2007 tarihinde hukuki ehliyetinin bulunduğunun belirlendiği görülmektedir.
Hemen belirtilmelidir ki, davalı şirket dışındaki diğer davalıların davacıdan aldıkları vekâletnameyi kötüye kullandıkları mevcut delillerle tespit edildiğinden bu husus uyuşmazlık konusu teşkil etmemektedir.
Ceza soruşturması dosyası kapsamında ifadesi alınan davalı vekil …; vekâleti aldıktan sonra Antalya Toptancı Sebze Halinde bulunan Finansbank Şubesinde müşteri hizmetleri görevlisi olarak çalışan ağabeyinin kendisine Antalya Toptancı Sebze Halinde merkezi bulunan davalı şirketin temsilcinin bu arsaları almak istediğini söylediğini, dolayısıyla davalı şirketin ağabeyi tarafından bulunarak bu şirkete satış yapıldığını, aldığı çekleri ciro ederek davalı şirketin muhasebecisine, ağabeyine ve ismini vermek istemediği bir kişiye verdiğini, bu satıştan herhangi bir para almadığını beyan etmiştir. Yine ceza soruşturması dosyası kapsamında ifadesi alınan davalı …; kardeşinin vekâleti almasından sonra Antalya Toptancı Sebze Halinde bulunan Finansbank Şubesinde çalışması nedeniyle tanıdığı davalı şirketin temsilcisine bu arsaları alıp alamayacağını sorduğunu, davalı şirketin temsilcisi ile birlikte arsaları görmeye gittiklerini, arsaları beğenmesi üzerine satın aldıklarını, parasının kardeşine nakit ve çek olarak yapıldığını, kendisinin herhangi bir para almadığını belirtmiştir.
Ceza soruşturması dosyası kapsamında beyanı alınan davalı şirket temsilcisi …; arsaları davalı vekil …’tan satın aldıklarını, …’ın arsaların dedesine ait olduğunu beyan ettiğini, ödemelerin nakit ve çek ile … ve ağabeyi …’a yapıldığını belirtmiştir. Satış yapıldığı tarihte davalı vekil … 20 yaşında iken davalı … 25 yaşındadır.
Bu itibarla davalı vekil …’ın bankada çalışan ağabeyi davalı … ile davalı şirketin temsilcisi olan …’in daha önceden tanıştığı, satış tarihi itibariyle 20 ve 25 yaşlarında olan … ve …’ın davaya konu taşınmazları kendilerine aitmiş gibi satışa çıkardıkları, ancak tapudaki işlemden önce bunun böyle olmadığının davalı şirketin temsilcisi … tarafından da öğrenildiği, buna rağmen satışın gerçekleştirildiği, satış bedelinin rayiç değerden düşük olduğu, davalı şirket tarafından yapılan nakit ödemelerin davalı vekil … yerine ağabeyi …’a yapıldığı, yine vekil lehine düzenlenen çeklerin de davalı vekil … yerine ağabeyi …’a verildiği gözetildiğinde vekâletnamenin kötüye kullanıldığının davalı şirket tarafından bilindiği ya da kendisinden beklenen özen gösterilse idi bilebilecek durumda olduğu, dolayısıyla davalı şirketin 4721 sayılı Kanun’un 2 nci ve 3 üncü maddelerine uygun hareket etmediği kabul edilmelidir.
Hâl böyle olunca, davacı tarafından açılan tapu iptali ve tescil davasının kabulüne karar verilmelidir. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; eldeki davada ispat yükünün davacı üzerinde bulunduğu, davacının davalı şirket ile diğer davalıların el ve iş birliği içerisinde hareket etmek suretiyle kendisini zararlandırdıklarını ve vekil vasıtasıyla taşınmazları satın alan davalı şirketin kötüniyetli olduğunu usulünce ispat edemediği, zira davalı …’ın davalı şirketin temsilcisini daha önceden tanıyor olmasının davalılar ile davalı şirketin işbirliği içinde hareket ederek taşınmaz devrinin gerçekleştirileceğine emare olamayacağı, ayrıca davalı şirketin taşınmazların bedelini davalı vekilin gösterdiği ağabeyine ödemesinin de kötüniyeti göstermediği, dolayısıyla direnme kararının onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de; bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. O hâlde İlk Derece Mahkemesince önceki kararda direnilmesi doğru olmadığından, hükmün Özel Daire bozma kararında belirtilen nedenlerle bozulması gerekmiştir.”

