Yargıtay Hukuk Genel Kurulu
2022/67 Esas
2022/964 Karar
21/06/2022
“Şekli anlamda kesin hüküm ile usulî kazanılmış hak kavramları birbirinden tamamen farklı hususlardır. Zira usulî müktesep hak, mahkemenin bozma kararına uymasıyla meydana gelen ve bozma gereğince işlem yapılarak taraflardan birisi lehine ve diğeri aleyhine hüküm verme neticesini doğuran bir durumdur. Mahkemenin, Yargıtay’ın bozma kararına uyması ile bozma kararı lehine olan taraf yararına bir usulî kazanılmış hak doğabileceği gibi, bazı konuların bozma kararı kapsamı dışında kalması yolu ile de usulî kazanılmış hak gerçekleşebilir. Özellikle davadaki taleplerden biri hakkındaki kararın bozma kararı kapsamı dışında kalması ile doğan usulî kazanılmış hak ile kesin hükmü birbirine karıştırmamak gerekir. Kesin hükümde mahkeme (ve Yargıtay), davanın kesin olarak sonuçlanmış olması nedeniyle davadan elini tamamen çekmiş durumdadır. Oysa davadaki taleplerden biri hakkındaki kararın bozma kapsamı dışında kalması nedeniyle mahkeme davadan elini henüz çekmiş durumda değildir. Zira mahkeme, hakkındaki karar bozulan taleple ilgili olarak davaya devam edecek; ancak bozma kapsamı dışında kalan taleple ilgili olarak, kesin hüküm nedeniyle değil, usulî kazanılmış hak nedeniyle inceleme yapamayacaktır. Usulî kazanılmış hakkın istisnalarından birinin varlığı hâlinde ise bozma kapsamı dışında kalan taleple ilgili olarak da inceleme yapılabilecek ve yeni bir karar verilebilecektir (Kuru, s. 4770).
Bununla birlikte şekli anlamda kesin hüküm yukarıda bahsedildiği üzere mahkemenin nihai kararına karşı başvurulacak bir kanun yolunun artık kalmaması veya baştan itibaren zaten hiç bulunmamasını ifade etmektedir. Dolayısıyla şekli anlamda kesin hüküm eski hâle getirme talebinin kabul edilmesi haricinde hiçbir şekilde ortadan kaldırılamaz iken usulî kazanılmış hak; mahkemenin bozmaya uymasından sonra yeni bir içtihadı birleştirme kararı ya da geçmişe etkili yeni bir kanun çıkması karşısında hukukça değer taşımayacaktır. Benzer şekilde uygulanması gereken bir kanun hükmü, hüküm kesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilirse, usulî kazanılmış hakka göre değil, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra oluşan yeni duruma göre karar verilebilecektir. Bu sayılanların dışında ayrıca görev, hak düşürücü süre, kesin hüküm itirazı ve harç gibi kamu düzeni ile ilgili konularda usulî kazanılmış haktan söz edilemeyecektir. Hatta uyulan bozma kararının her türlü hukukî değerlendirme veya delil takdiri dışında maddi bir hataya dayanması hâlinde de usulî kazanılmış hak kuralı hukukî sonuç doğurmayacaktır.
Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacılar vekili tarafından davalı şirketin müvekkillerinden haksız ve usulsüz olarak yüksek gelir getireceği vaadiyle para aldığı, istenildiği an geri verileceğinin taahhüt edilmesine rağmen paranın geri verilmediği, müvekkilleri ile davalı şirket arasında geçerli bir ortaklık ilişkisi bulunmadığı ileri sürülerek haksız fiile dayalı olarak davalı şirket ve şirketin eski yöneticisi aleyhine eldeki dava açılmıştır. Davalılar arasında HMK’nin 57. maddesi gereğince ihtiyari dava arkadaşlığı bulunduğu dosya kapsamıyla sabittir. Başka bir deyişle davacılar vekili, her iki davalı aleyhine ayrı ayrı dava açabilecekken tek bir dava dilekçesiyle hepsi aleyhine dava açma yolunu seçmiştir.
İlk derece mahkemesi tarafından her iki davalı yönünden davanın kabulüne karar verilmiş; karar davalı …Ş. vekili ile davalı … vasisine usulüne uygun olarak tebliğ edilmiştir. Davalı …Ş. vekili tarafından süresi içerisinde istinaf yoluna başvurulmasına rağmen davalı … vasisi tarafından istinaf yoluna başvurulmamıştır. Dolayısıyla davalı … aleyhine açılan davada verilen karar, kararın tebliğinden itibaren iki haftalık süre içerisinde istinaf yoluna başvurulmaması nedeniyle bu süre sonunda şekli anlamda kesin hüküm niteliği kazanmıştır.
İstinaf yoluna başvurulmasından sonra 7194 sayılı Kanun’un 41. maddesi ile 3332 sayılı Kanun’a geçici 4. madde eklenmiştir. Anılan madde; “31/12/2014 tarihine kadar, pay sahibi sayısı nedeniyle payları halka arz olunmuş sayılan ve payları borsada işlem gören anonim ortaklıklar tarafından doğrudan veya dolaylı olarak nominal ya da primli değer üzerinden pay veya pay adı altında satışı yapılmış olan her türlü araç, 6/12/2012 tarihli ve 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun kaydileştirmeye ilişkin şartlarına tabi olmaksızın 29/6/1956 tarihli ve 6762 sayılı mülga Türk Ticaret Kanunu ile 13/1/2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu kapsamında pay addolunur, bu ortaklıklara yapılan ödemeler pay karşılığı yapılmış kabul edilir ve ortaklık ilişkisi kurulmuş sayılır. Bu payların kaydileştirilmemiş olması ortaklık haklarına halel getirmeyeceği gibi ortaklık ilişkisinin kurulmadığı da iddia edilemez.
Birinci fıkra kapsamında kurulmuş olan ortaklık ilişkileri hakkında; geçerli bir ortaklık ilişkisi bulunmadığı veya primli pay satışı yapıldığı ileri sürülerek sebepsiz zenginleşme, haksız fiil, sözleşme öncesi görüşmelere aykırılık veya sözleşmeye aykırılık nedenlerine dayalı olarak açılan ve kanun yolu incelemesindekiler dahil görülmekte olan menfi tespit, tazminat veya alacak davalarında, karar verilmesine yer olmadığına dair karar verilir ve yargılama gideri ile maktu vekalet ücreti ortaklık üzerinde bırakılır.” hükmünü haizdir. Bu madde gereğince Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesince, davalı … vasisi tarafından istinaf yoluna başvurulmamasına rağmen her iki davalı yönünden ilk derece mahkemesinin kararı tamamen kaldırılarak dava hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. Oysa 7194 sayılı Kanun’un 41. maddesi ile 3332 sayılı Kanun’a eklenen geçici 4. madde, kanun yolu incelemesindekiler dâhil görülmekte olan davalara uygulanacak ise de anılan maddenin şekli anlamda kesin hüküm niteliğinde olan kararları etkilemesi mümkün değildir. Ancak anılan madde usulî kazanılmış haklar yönünden etkili olacaktır. Zira yukarıda da bahsedildiği üzere kesin hüküm, sonradan çıkarılan bir kanunla değiştirilemez ve ortadan kaldırılamaz.
Bu durumda Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesince, sadece istinaf yoluna başvuran davalı hakkında karar verilmesi gerekirken, istinaf yoluna başvurulmaması nedeniyle şekli anlamda kesin hüküm hâline gelen davalı … yönünden verilen kararı da ortadan kaldıracak şekilde karar verilmesi doğru olmamıştır. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; davalı …’ın sorumluluğunun davalı şirkete bağlı bir sorumluluk olduğu, davalı …’ın davalı şirketten daha ağır bir yükümlülük ile sorumlu tutulamayacağı, ayrıca 7194 sayılı Kanun’un 41. maddesi ile 3332 sayılı Kanun’a eklenen geçici 4. madde gereğince davacının davalı şirket ortağı olduğu, buna karşılık davacının şirkete verdiği parayı davalı …’dan tahsiline imkân tanımanın kamu düzenine aykırılık oluşturacağı, bu nedenle diğer davalıların istinaf başvurusundan davalı …’ın da yararlanmasının mümkün olduğu, bu itibarla direnme kararının onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de; bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uymak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.”

